BEYAZI  

Ümran Davran

 

Özalp’a geleli dört ay olmuştu.

"Tam vaktinde geldik," diyordu babam, "Bu zamanda gelsek ne ev ne de yiyecek bulacaktık, açlıktan ölürdük buralarda."

Yörede yaşayan halkın kışlığını yazdan hazırladığını ancak geldiğimizde öğrenebilmiştik. Babam da apar topar ne bulabildiyse toparlamış kilere yığmıştı. Annem ilkten, "Kalabalık ediyor," diye söylendiyse de sonradan, "Ne akıllı adamsın sen," demeye başlamıştı babama.

Camdan dışarı baktığımda gördüğüm tek renk beyazdı. Tilkilerle, kurtlarla ilk kez o kış tanıştım. Evin dibine kadar gelirlerdi. Bir defasında da tilkiden biraz daha ufak, beyaz, bazıları alacalı, kediye benzeyen başka hayvanlar gelmişti. Çok uzun tüyleri vardı ve kuyrukları da tilki kuyruğu gibi bol tüylüydü. Ben benzetememiştim ama annem kedi olduklarını söyledi. Çok şaşırdım. İstanbul’da bıraktığım Mestan geldi aklıma. Onun tüyleri kısa ve kadife gibiydi.

Evimiz Özalp’ın belki de en sıcak eviydi. Ev sahibimiz Hacı Yasin’in fırını alt katımızdaydı çünkü. İki tane karısı olduğunu söylemişti annem babama ama buna rağmen fırında yatıp kalkardı Hacı Yasin. Babama, "Sabah erken gelip fırını yakmak zor geliyor, ondan burada, bir köşede kıvrılıveriyorum," demiş bir defasında. Konuşurken bile ağzına sığmayan altın dişler pırıl pırıl parlardı.

Yine bir gün öncesinin hatta on gün de öncesinin tıpa tıp aynısı günlerden biriydi. Artık canım camdan bakmak da istemiyordu. Gördüğüm manzarada en küçük bir değişiklik yoktu. Annemin tırım tırım sakladığı makasını bulmuş, bez bebeğime elbise dikmek için evde kesilecek bi'şeyler arıyordum. Babam işe gitmemişti o gün. Bir gün önce keşif için İran sınırına atla gitmiş ve hayatında ilk kez ata bindiği için her tarafı su toplamıştı. Oturamıyordu bile. Kesecek bir şey bulamayınca ben de sıkıntıdan yine önüne oturduğum camın buzunu ağır ağır kazımış ve tilkiler gelecek mi diye burnumu kazınmış yere dayamış dışarısını gözlüyordum. Birden bir silah sesi duyduk. Hepimiz ayağa fırladık. Çok yakından gelmişti ses. Daha ne oluyor demeden ikinci defa ateş edildi. Babam dışarı fırladı. Aşağıdan konuşma sesleri geliyordu ama konuşulanları anlamıyorduk.

Ateş eden Hacı Yasin’miş. Annem, "Deli bu adam galiba, hiç tavuk çaldı diye kediye ateş edilir mi?" dedi, babam olayı anlattığında.

Daha önce de tavuk çalmış kedi ama bu defa ocakta kaynayan tencereden çalınca delirmiş Hacı Yasin. Odunlukta kıstırmış kediyi iki el ateş etmesine rağmen vuramamış.

"Camdan kaçtı herhalde," dedi babam.

Odunluğu ortak kullanıyorduk fırınla. İki tane kapısı vardı. Biri bizim alt kata, diğeri ise fırına açılıyordu.
Aklım kedideydi. Ya kaçmadıysa? Ya Hacı Yasin onu öldürürse? O gün akşama kadar başka bir şey düşünmedim. Kulağım aşağıda, odunluktaydı sürekli.

Beklediğim sesi duyduğumda babam uyumuştu annem de mutfakta yemek hazırlıyordu. Usulca aşağı indim. Gürültü yapmamaya çalışarak kediyi aramaya başladım. Önce gözlerini gördüm. Odunların altındaydı ve benim oraya girmeme imkan yoktu. Usul usul çağırmaya başladım. Kıpırdamıyordu bile. Konuşmalarım da işe yaramadı, gözler kırpılmadan öylece bakıyordu bana. Mecburen kalktım, eve çıkmam lazımdı. Tam odunluğun kapısına geldim ki bir kıpırtı oldu. Döndüm. Çıkmıştı gizlendiği yerden ama patilerini bükmüş, yere yapışmış öylece duruyordu. Annemin sesini duydum, beni çağırıyordu. Çaresiz merdivenlere doğru yöneldim. Göz ucuyla baktığımda arkamdan geldiğini gördüm. 

"Olmaz," diyordu başka bir şey demiyordu annem.

İkna çabalarım sonuç verdi ve sonunda "Olur" dedi ama babama şimdilik söylemeyecektik. Çünkü son dört ayda bir kez kargaların, bir kez de kurtların saldırısına maruz kalmış, dün de ilk defa bindiği at yüzünden her tarafı yara içinde kalmıştı. Hayvanlarla arası iyi değildi yani bu aralar. "Hiç olmazsa yaralarının geçmesini bekleyelim," dedi annem.

‘Beyazı’ o kışı bizimle geçirdi. Yazın kayboldu. Ertesi kış camın dibinde "Miyauuvv" sesini duyduğumuzda Hacı Yasin’in toprağa verildiği bir hafta olmuştu. Fırında uyurken ölüvermiş. Dilinin altına ‘akik taşı’ bulup koymak için cenazeyi iki gün bekletmişlerdi. Sonunda taş bulunmuş ve gece yarısı apar topar gömmüşlerdi Hacı Yasin’i. İki karısının da ağzındaki altın dişleri paylaşma kavgası aylarca konuşuldu yörede.

O kışı da bizimle geçirdi Beyazı. Bahar gelecek ve tekrar dağlara gidecek diye ödüm kopuyordu. Kış bitsin istemiyordum. O kış da gerçekten çok uzun sürmüştü. Bir sabah camların artık içten buz tutmadığını farkettim. Bahar geliyordu. Önce kar yağışı durdu. Sonra karlar erimeye başladı yavaş yavaş. Taşların arasına yanlışlıkla serpilmiş birer karışlık topraklarda otlar yeşerdi. Hatta tek tük çiçek bile açtı.

Ve Beyazı gitti.

Ve biz zamanımız dolduğu için onun dönüşünü bekleyemeden İstanbul’a geri döndük.

Ve ben yıllar boyu kedileri öldürmek isteyenlerin ilâhi bir güç tarafından öldürüldüklerine inandım.