GÖNLÜM BU FEDAYI UNUTMA  

Cem Uca

 

açıkçası sokak kedileriyle bugüne kadar en fazla birkaç saatimi ya da günümü özel olarak paylaştım. bunlar da, genelde yardıma ihtiyacı olduğuna karar verdiğim öksüz, hasta yavru sokak kedileriydi. misafirimiz olurlar ve geri dönecek güce geldiklerinde giderler. en kutsal misafirlerimiz, kilerimizde doğum yapan anneler oluyor. işleri bittiğinde etrafı dağıtmadan gidiyorlar.

 sokak hayvanlarını beslerken komşularınızla yaşadığınız sıkıntıları dinlediğimde kendimi şanslı bir yerdeymiş gibi hissediyorum. gelip kedilerimizi sıkıntıya sokmamaları için sokağımızın ismini saklı tutuyorum.

 kedilerimize el değmemiştir. (sokağın başındaki veterinerden de doğrulattım. kısırlaştırılması için mahalleden kedi getiren olmamış). doğurganlar yani. ve özgürler.. bu geleneğe ben de saygı gösteriyorum. sokaktaki kedileri besliyoruz ama hiçbiri o tabaktaki yemeğin nerden geldiğini bilmiyor. muhtemelen "şuna bakın. salağın biri yemeğine dokunmadan sokağa atmış" diye düşünüyorlardır. ertesi sabah tabağı almaya gittiğimde, dibine kadar sıyrılmış olduğunu görüp neşeleniyorum. hem bize yük oldukları da yok. hava kararana yakın gizlice koyar ve giderim. balkondan bakarım ama. bugün kimler karnını doyuruyor diye. bizden sonra gece vardiyasında karşı apartmandan yemek verirler. yaşlı bir teyzemiz var sonra. birinci katta karbeyaz kedisiyle oturuyor. üşendiğinden olsa gerek, soğuk havalarda bazen balkondan atar yemeği. et, balık, tavuk.. ne düşerse artık. işte balkonun kapısı açıldı. tıp.. tıp.. kediler bizim bahçeden hurra karşıya. dabır dabırr dabırrr. "akın var. güneşe akın.." 

sokak kedilerini kucağıma alıp sevmem de. dokunmadan da sevebilir insan; sevgimi hissettiklerini hissediyorum. onları uzaktan izlemek daha çok hoşuma gidiyor. bazen bir kağıtla, bazen rüzgara takılıp giden bir yaprakla özgür hallerindeki gibi oynamıyorlar çünkü ben yanlarında olursam. "hanimiş benim kara kızım, tekirim," yok yani. izlerken bile uykumu getiriyorlar zaten. bütün gün devrilip yatmalar.. gülün altında.. arabanın üstünde.. kilerin çatısında.. havuzun yanında.. bu uyuşuk hayvanlar, insanı yoldan çıkarırlar..

 o yaprakları rüzgarda savrulduğunda seviyorum. çünkü o zaman ulvi bir göreve hizmet etmiş oluyorlar. "ne dersin dostum. şu yaprağın bir serçe olduğunu hayal ederek avlanmaya.. hadi o zaman koyulalım.." bir tanesini hiç unutmam. pek yağız bir tekirdi.. 

"simiuuu vaar simidoooo". sesi hala uzaktan geliyor; simitçinin köşeyi dönmesini bekliyorum. daha var.. muhtemelen sokağın başında,  alışveriş yapsınlar diye dükkan sahiplerinin kafalarını şişirene kadar bekleyecektir.

 simitçi gelene kadar, sokakta neler var neler yok oyalanıyorum. mutlaka eğlenecek bir şeyler bulunur. sabahın erken saatinde -güneşe rağmen denizden soğuk bir rüzgar gelir- sıcak yatağından hoflayarak kalkan insanların tıngır-mıngır işe gidişlerine bayılıyorum. hepsi her sabah aynı yüz ifadesini taşısa da.. sabah güneşi için görücüye çıkan yavru kedilerin oyunlarını bozmaları dışında çevreye zarar verdiği yoktur bu insanların. zaten köşeyi döndüklerinde, yavrular kaldığı yerden oyuna devam ediyorlar. iki tonton dedemiz var. ve her sabah gazeteleri, ekmekleri.. havuzun karşısındaki banka geçip sohbet ediyorlar birkaç dakika. şimdi onlarla oyalanıyorum. yanlarında kediler için abur cubur getirmişler, onu bırakıyorlar. ağaç silkindikçe yaprakları havuza düşüyor.

 rüzgarda savrulan yapraklar..

 bir ölü, bir canlının neden bu kadar ilgisini çekiyor? hem de oyun oynamak için.. anlamış değilim. öğrenirken zarar vermemek için mi acaba? bu kadar masumlar mı? doğa, posasına bile bir anlam yüklüyor. düşünün.. ölü bir yaprağın insan hayatında ne gibi bir yeri olabilir ki kirlilikten başka? ağaç, sararınca yaprağı, ölüyor olduğuna karar verip salmış dalından. yüküm ağır, yolum uzun; gidesin! yaprak düşmüş, ölmüş. rüzgar temizlemeye çalışıyor ağacın dibini. orada bir yavru kedi, bu döngüden pay çıkarıyor kendine. gâh avlanıyor, gâh oynuyor..

 ah.. işte bu manzarayı tarif edebilmeyi isterdim tüm sevimliliğiyle. hem de her sabah.. duvarın dibine yaslanan kokoreç tezgahının altından önce temkinli bir şekilde etrafı kolaçan ediyor. ı-ıh kimse yok! bu arada, rüzgarla yuvarlanan yaprak, avcılık güdüsünü kışkırtmaya devam ediyor yavru kedinin. yüreği güp güp ediyor. şansa bak, hala gelen giden yok! önce kıçını şöyle sağ-sol yaparak mevzileniyor. amaaan atın ölümü arpadan olsun, der gibi gizlendiği yerden kayıtsızca fırlıyor. annesi geçenlerde mi ölmüş, kardeşi açıkta mı kalmış.. yaprak altta, kedi üstte.. havalar da soğumaya başlamış.. zıp.. zıp.. bir süre boğuşuyorlar. (işte simitçi de sokağa girdi sonunda). yavru kedi son bir hamle daha yapacak, biliyorum. uzaklaşırmış gibi yaparak kandırıyor yaprağı. artık ilgimi çekmiyorsun evlat! yaprak kanıyor. vee öldürücü hamle. yaprağın üzerine olanca ağırlığıyla yüklenir kedi. yaprak çat diye çatlar. yavru kedi avını yakalar. dağılırlar..

 "simiuuu vaar simidoooo"

 - nerde kaldın. yarım saattir seni bekliyorum valla

- geldim abi

- neyse. 3 tane sar bakalım ordan

- sardım abi

- haa! bana bir iyilik yapar mısın? şu kedi var ya. yavru kedi.. giderken rahatsız etmezsin di mi. seni beklerken onu izliyordum da.. çevresinden dolaş.

- peki abi

- hadi kolay gelsin

 giderken yavru kedi.. hayvanların hayatına imrendiğimi fark ediyorum. tüm acıları ve ayrılıklarına rağmen.. ne kadar masum, ne kadar mücadeleciler.. ve fedakar.. hayatlarını zorlaştıran bütün insancıl baskılara rağmen, sokağımızı renklendirmeye devam ediyorlar. bir renk için bin can veriyor ama terk etmiyorlar.

 gönlüm bu fedayı unutma..

Rüya'ya.