Bu ayki konuğumuz İstanbul Veteriner Hekimler Odası Başkanı Prof. Dr. Tahsin YEŞİLDERE. 

27 Ocak 2005 tarihinde kendisiyle yaptığımız söyleşiyi iki bölüm halinde yayınlıyoruz. Söyleşimizin ilk bölümünün konusu İVHO'nun görev ve yetkileri, veteriner hekimliğinin ve veteriner hekimlik eğitiminin Türkiye'deki durumu, ülkemizde hayvan sevgisi ve hayvan hakları, itlaflar, barınaklar ve sokak hayvanları konusunda İVHO'nun çalışmaları. 

Sokakkedisi.net: İVHO’nun görev ve yetkileri nelerdir?

Prof. Dr. Tahsin Yeşildere: İstanbul Veteriner Hekimler Odası Anayasanın 135. maddesine göre kurulmuştur. Yarı kamu niteliğinde bir kuruluştur ve özel yasayla kurulmuştur. Bu, 6143 sayılı Veteriner Hekimlik Mesleğinin İcrasına ve Organlarının Teşekkül Tarzına ilişkin 1954 yılında çıkan bir yasadır. Darbeden sonra, 1982 yılında bir tadilat geçirmiş, daha anti-demokratik bir yapıya bürünmüştür. Yetki ve sorumluluklarımız o yasada açık ve net bir şekilde yer alır. Her 2 yılda bir seçim yapılır, kamuda çalışanlar ancak isterlerse odaya üye olurlar, ama mesleğini serbest icra eden herkesin eğer bu işi yapacaksa üye olma zorunluluğu vardır, bunun dışında üye olma zorunluluğu yoktur. Mesleğini serbest icra edecek hekimlerin odadan mutlaka çalışma izni alması gerekir. 1980 öncesindeyse her mezun olan bir ay içerisinde meslek odasına üye olmak zorundaydı. Şu anda Türkiye’de 41 veteriner hekim odası var ve bu 41 odanın her 2 yılda bir seçtiği delegelerin katılımıyla Ankara’da üst yönetim seçilir. Bu da Türk Veteriner Hekimleri Birliği’dir. İVHO 7 delegeyle katılır, bunu da anti-demokratik buluyoruz. Çünkü bizim 2600 üyemiz var, 7 delegeyle katılıyoruz, örneğin Nevşehir’in 120 üyesi vardır, o da 7 delegeyle katılır. Yasa 100’den sonra 7, 100’e kadar 5 delege der. Bunu da değiştirmeye çalışıyoruz. Odamız Türk Veteriner Hekimleri Birliği’ne bağlı değildir, kendi içimizde özerkiz. Yetki ve sorumluluklarımız arasında üyelerimizin sosyal, kültürel yapılarını geliştirmek, hak ve çıkarlarını kollamak, onların meslek içi eğitim programlarını hazırlamak, dergi ve bülten çıkarmak vardır. Bu görevleri yerine getirmek için de Türk Veteriner Hekimleri Birliği’nin çıkardığı bazı yönetmelikler ve yönergeler çerçevesinde çalışırız.

Dünyadaki kuruluşlarla bizi karşılaştırdığımızda yetki ve sorumluluklar açısından onlardan çok geride olduğumuzu görüyoruz. Örneğin bir veteriner hekim bir muayenehane, klinik açarken odaya üye olur ve klinikte çalışma izni alır. Ama kliniğinin yeterliliği, standardizasyonu Tarım İl Müdürlüğüne aittir. Ruhsatı oradan alır. Dolayısıyla bizim doğrudan kliniğin üzerinde bir yaptırımımız olamaz. Oysa ki dünyada bu veteriner hekim odalarının yetkisindedir. Buna rağmen, biz kendi yetkimiz alanı içerisinde düşündüğümüz mesleki etik, mesleki değerler ve bilimsel çalışmanın gerektirdiği unsurları göz önüne alarak kurmuş olduğumuz komisyonlarla bize gelen şikayetler üzerine o kliniklere ziyarete gideriz. Bilimsel kurallara uygun olup olmadığı konusunda rapor hazırlar, söz konusu yeri uyarabilir ve tarım bakanlığına gerekli yazıları yazarız.

 

Türkiye’de veteriner hekimliğinin ve veteriner hekimlik eğitiminin son yıllardaki durumunu ve geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bildiğiniz gibi YÖK yasasıyla beraber üniversitelerde bir çöküş başladı. Bu çöküş veterinerlik fakültelerinde de yaşandı. 1980 sonrası veterinerlik fakülteleri yeniden yapılandırıldı ve bu süreçte fakülteler muazzam kan kaybetti. Çok sayıda fakülte açıldı. Birdenbire fakülte sayısı önce 11-12’ye, sonra da 21’e çıktı. Her fakülte en az 100-150 öğrenci almaya başladı. Bugün Türkiye’de 14000’e yakın veteriner hekim var ve 3000’i işsiz olarak görünüyor. Öte yandan hem Türkiye’deki hayvan varlığına, hem de sektördeki gelişmelere, ki bunu sadece pet olarak görmemek lazım, özel sektördeki, yatırımcılıktaki -örneğin tavukçuluk sektöründeki- gelişime ve buna bağlı olarak gelişmiş ülkelerdeki veteriner hekim sayılarına, fakülte sayılarına ve hayvan sayısına göre kaç veteriner hekim düştüğüne baktığınızda Türkiye’de veteriner hekim açığı olduğunu görüyoruz. Veteriner hekime ihtiyaç olmasına rağmen bu kadar çok veteriner hekimin işsiz olması, bu konuda ne kadar kötü bir düzenlemenin olduğunu gösteriyor.

Tabii AB’ye giriş süreci içerisinde hem eğitim tartışılacaktır, hem hayvancılık politikaları tartışılacaktır. Bu süreçte öngördükleri en önemli şey veteriner fakültelerindeki eğitim ve öğretimin akreditasyonu konusu. Ayrıca veteriner halk sağlığı konusunun mutlaka Avrupa standartlarına kavuşması, ki bu gıda hijyenini, gıda güvenliğini de kapsıyor. Bu çerçevede hayvansal gıdaların ahırdan çatala kadarki her halkada güvenliğinin, hijyeninin veteriner hekimler tarafından sağlanması gerekliliğini de vurguluyorlar. O zaman veteriner hekimlik gıda alanında da belirli yerlere gelecek. Eğer fakülteler akredite olmazsa serbest dolaşımda veteriner hekimler muazzam zarar görecek. Yabancı hekimler burada gelip rahatlıkla bir klinik, hastane açabiliyorken sizin diplomanız Avrupa’da geçmediği için siz bunu yapamayacaksınız. Akreditasyon için başvuran üç fakülte de maalesef sınıfta kaldı çünkü kendilerini yenilemek zorundalar. Bu nedenle eğitim kurumlarının başındaki kişilerin oturup bu konuyu tekrar gündeme getirip tartışmaları gerektiği kanısındayım.

Meslek örgütlerinin yaptığı görevlerden en önemlilerinden birisi de, meslek içi eğitim programlarıyla fakültelerin açıklarını kapatmaktır. Biz de her ay klinisyenleri eğitici programlar yapıyoruz. Ayrıca gıda sektörü konusuna ağırlık veriyoruz, HACCP uygulamaları, gıda hijyeni, gıda güvenliği, kalite bilinçlendirme konularında eğitimler veriyoruz. Her bölge odası da kendi bünyesinde bunu yapıyor. Bu da mesleğin standardını yükseltmek açısından önemli bir çalışma. Gelecekte veteriner hekimleri aynı baroda olduğu gibi belli bir staja tabi tutmayı düşünüyoruz. Bunun için de bir eğitim kurumu kurmayı amaçlıyoruz. Belki bir yerel yönetimle anlaşarak bir hastane kurup hem sokak hayvanlarına hizmet edeceğiz, hem de burada yeni mezunlarımızı deneyimli meslektaşlarıyla birlikte 10-12 aylık bir staja tabi tutup bilgi ve becerilerini geliştirmelerini sağlayacağız. Bu aşamadan sonra klinik açma izni verebileceğiz. Tabii bunun yasa ve yönetmeliklerle de uyumlu olması lazım. Amerika’daki sistemi buraya getirmeye çalışıyoruz. Eğer bu sistemi oturtabilirsek iyi olacağına inanıyorum.

 

Ülkemizde hayvan sevgisinin ve hayvanseverlerin geldiği noktayı geçmişle kıyasladığınızda nasıl bir tablo görüyorsunuz?

1990’lı yıllar hayvanseverlerin aktive olduğu, sokaktaki hayvanlara karşı bilinçlendiği bir dönemdi. İnsanlarda hayvanları yalnızca evlerinde beslemek, bakmak yerine sokaktaki hayvanı da koruma altına almak ve onlara karşı sorumluluklarını yerine getirmek bilinci yavaş yavaş yerleşmeye başladı. Ama bu tam da istenilen düzeyde değildi çünkü bunun çocukluktan, eğitimden, sosyokültürel yapıdan kazanılması lazım ama biz bu tip bir yapıya sahip değiliz. Ayrıca Müslüman bir ülke olmamızın da bunda payı var, örneğin bugün Anadolu’nun bazı ilçelerine, köylerine gittiğinizde köpek göremezsiniz çünkü bazı mezhepler köpeği görmek bile istemez. Bugün İstanbul’a bile baktığınızda evlerde yüz bin tane evcil hayvan var diyemezsiniz. Sokakta da abartılıyor sayıları, üç yüz-dört yüz bin deniyor ama ben sanmıyorum. Son yıllarda rakam elli binlere yüz binlere düştü. Azalmasında hem belediyelerin yıllar öncesinden başlayan yok etme politikalarının, hem de alınan önlemlerin etkisi oldu. Bu anlamda yerel yönetimler de güç durumda, belediye başkanlarıyla konuştuğumuz zaman bize ne kadar hayvansever varsa onlardan çok daha fazla hayvansevmeyen olduğunu söylüyorlar. Diyorlar ki: “Bizi her gün arıyorlar, sokağımdaki bu köpekleri öldürün, onlar yüzünden sokaktan geçemiyoruz diye şikayet ediyorlar. Ben size oy verdim, bu köpekleri toplar mısınız, öldürür müsünüz, ne yaparsanız yapın diyorlar.” Yaşadığınız apartmanda bile kedi köpek beslediğiniz için sizi şikayet eden insanlar var. Bu şekilde olmaması gerekir ama maalesef hayvan sevmeyen, hayvanı hor gören, eziyet eden insanlar da var. Buradan da görüyoruz ki Türkiye’de hayvan sevgisinin gelişimi istenilen düzeyde gerçekleşmedi. Oysa yurt dışında çocuklar hayvanlarla beraber büyüyor, hayvan sevgisini öğreniyorlar. Türkiye’de de bunun daha fazla yaygınlaşması lazım. Örneğin yıllar önce Türkiye’de ilk defa evcil hayvanı konu alan, Pet Magazine isminde bir derginin çıkarılmasına ön ayak olmuştum, o dergiye yazılar yazıyordum. Dergi tüm Türkiye’de gazete bayiilerinde satılacak konuma dahi gelmişti. Ancak daha sonra dergiyi çıkaran kişinin ticari kaygılarının ağır basması yüzünden Pet Magazine yok oldu. Maalesef önce hayvan sevmekle yaklaşılıyor, daha sonra bunun ticaretini nasıl yapabilirim düşünceleri hakim oluyor. Bu süreçte bana bir gün “Artık böyle yazıları bırak da şu tip yazılar yaz” denmesiyle ipler koptu, ben elimi çektim, benim bırakmamla birlikte bir çok insan da dergiye yazı vermemeye başlamış. Yazık oldu, o dergi de insanların hayvanların sırtından para kazanma istekleri nedeniyle eriyip gitti. İşte Türkiye’deki durum da böyle. Gerçek hayvanseverlerle sözde hayvanseverler arasında kimin ne yaptığını doğru dürüst bilemiyorsunuz. Kimisi hayvanların sırtından para kazanarak belli bir yere gelmeye çalışıyor, kimisi de gerçekten seviyor, kendisini bu işe adamış, onlara saygım sonsuz.

 

Belediyelerin yok etme politikaları demişken, bugün yaşadığımız en büyük sıkıntı sokak hayvanı sorununa çözüm olarak devreye giren barınakların hali ve itlaflar. Sorun nasıl bu boyutlara geldi, sizin bu konulardaki düşünceleriniz nelerdir?

Daha önce de dediğim gibi 1990’lı yılların başında ülkemizde hayvan sevgisi istenilen düzeyde değildi. O dönemde belediyelerin strikninle zehirlemeleri vardı ve o sırada patoloji anabilim dalında olduğum için otopsilerle bu durumu teşhis edebilmiştik. Belediyeler kamu aracılığıyla uyarılmış, fakülteden yazılar gitmişti. Biz oda olarak 1995 yılında bu konuda ilk defa uluslararası bir sempozyum yapmıştık. Dünya hayvan koruma derneğinden, İngiltere’den bazı bilimadamları geldi. Güney Afrika’dan gelen katılımcılar oradaki doğal parklar konusunda bize bilgiler verdiler. İngiltere’den gelenler de sokaktaki hayvanları nasıl koruma altına alabilirsiniz, sorumluluklarınızı nasıl yerine getirebilirsiniz konularında bizi bilgilendirdiler. O zamanın belediye başkanları, vali, il sağlık müdürü, il tarım müdürü de gelmişti. Bu sempozyumdan sonra bir sonuç raporu hazırladık ve bir proje sunduk. Bu projede öngörülen, belli bölgelerde barınakların oluşturulması, sokak köpeklerinin toplanması ve bu barınaklarda bakım altına alınmasıydı. Sempozyumun ardından geçen zaman içinde belediyelere bu projeyi defalarca göndermemize rağmen ne yerel yönetimler ne de merkez yönetimler bu konuya sıcak baktılar. Ancak 1999 yılında HABITAT sürecinde biz HABITAT’a bu konuyla ilgili üç tane tebliğ sunduk ve bu önerinin projelendirildiğini de söyledik. Bu arada HABITAT sırasında sokaklarda köpek istenmiyordu ve Beyoğlu belediyesi katliamlara başlamıştı. Biz buna karşı da büyük bir tepki gösterdik. Proje hükümetin ilgisini çekti, bizzat Mesut Yılmaz ve Toplu Konut İdaresi’nden sorumlu Yiğit Gölöksüz’le beraber bir toplantı yaptık, proje sunuldu. Mesut Yılmaz çok beğendi, özellikle eşi Berna hanım sokak köpekleri sorununa eğilmeleri konusunda eşine baskı yaptı. Kadıköy belediyesiyle yaptığımız görüşmeler sonrasında böyle bir yatırım yapabileceklerini söylediler. Projeyi bizden aldılar ve Ataşehir’deki boş bir arazide bugünkü bildiğiniz barınağın olduğu yerde bunu gerçekleştirdiler. O dönemde biz sokak hayvanları sorununa böyle bir projeyle yaklaştık. Bu esnada hayvanseverlerle de sık sık bir araya geldik. Örneğin Bakırköy’de uğraş veren bir grup vardı ama gördüğümüz kadarıyla bu insanlar Bakırköy belediyesinden aldıkları kaynakları veya ihaleleri hayvanlara harcıyoruz derken kendilerine harcıyorlardı. Bir yandan da bizi sıkıştırıyorlardı, bir şeyler yapalım diye. Onları buraya davet ettik, bir vakıf kuralım, bu konuda sivil örgütlenme ve kaynak aktarımı olursa, yerel yönetimlerin üzerindeki bir takım yükleri biz alırsak bu işi daha çabuk çözeriz dedik. Burada toplandık, çok iyi hatırlıyorum, 20-25 kişiydi, bende belgeleri de vardır, hepsinin telefon numaralarına kadar almışızdır. Hatta dönemin sanatçıları da vardı aralarında. Vakıf kurulsun dedik. İşte o toplantıda hala bugün ortada dolaşan bir takım hayvanseverler buna karşı çıktılar ve o vakıf kurulamadı. Yine de bu gelişmeleri duyan bazı hayvanseverler Acil Yardım Vakfı adında bir vakıf kurmuşlardı ve o vakıfta benim görev almamı istediler. Ben de gittim, kendileriyle görüştüm ama o çalışma da istenilen düzeyde olamadı. Yerel yönetimler bir gayret gösterdi, yerel yönetimlerin etrafını saran gerçek hayvanseverler bu işe eğildiler, iyi atılımlar yapanlar da oldu ama bazıları da bu işin sırtından para kazanma yolunu seçtiler. Onların da çoğu şu anda yok oldu. Bu nedenle bu işin böyle çözülmeyeceğini gördük. Hayvanları gerçekten sevenlerin sivil örgütlenerek ve bu sivil örgütlerde projeler üreterek, hiçbir karşılık beklemeden, profesyonel kişilerle birlikte bu işi yapmaları gerekirdi ama maalesef öyle olmadı.

Bugün eskisi kadar olmasa da sokaklarımızda yine köpekleri görüyoruz. Avrupa ülkelerinin ve Amerika’nın bu işi nasıl çözdüğünü de açık ve net olarak söylemek lazım. Onlar geldikleri zaman bunu söylüyorlar. Yıllar öncesinden başlayarak hayvanları barınaklara getirmişler, bakımlarını yapmışlar, ilanlarını vermişler, 15 gün içerisinde sahiplendirilmezse uyutmuşlar. Yani öldürmüşler, hala da bu böyle. Bu insani bir yaklaşım değil, aynı zamanda etiğe de aykırı. Ben buna karşıyım. Bir hayvanın uyutulması ancak yaşama olanağı kalmadıysa, çok ağır hastaysa, acı çekiyorsa ve umudu yoksa bir hekim komisyonu tarafından karar verilerek yapılabilir. Bugün barınakların da iyi koşullarda olmadığını biliyoruz. O zamanın çözümü buydu ama bugün bu barınaklar istenilen görevi yapamaz duruma geldiler. Bunun bir nedeni barınakların kapasitelerinin çok üzerine hayvan barındırmaya başlaması. 300 hayvanlık yerde 600-700 hayvan barındırmaya başladık. Kaynak yeterli olmadığı için bu hayvanların bakımı olmadı, birisi hastaysa diğerine bulaştı, kısırlaştırma yapılmadı, barınaklarda yeni yavrular doğdu. Diğer yandan hayvanseverler hayvanlarını sokağa terk ettiler. Hayvan Koruma Yasası’nın mutlaka çıkması ve bu sorunların o çerçevede çözümlenmesi gerekliydi ve biz de bu yönde çalışmalar yaptık. Ama ancak AB giriş sürecinde gerekli olduğu için mecbur kaldıklarında bu yasayı çıkardılar. Ve yasa da çıktığıyla kaldı, uygulaması yapılmadı. Örneğin şu anda İstanbul’da valilik bile gerekeni yapmıyor. Hayvan koruma kurulunu toplaması lazım, bizim de o kurulda olmamız lazım ama bugüne kadar çağrılmadık bile. Bazı illerde yaptılar bunu. Yine yasaya göre her semtte hayvansever kişilerden oluşan hayvan koruyucuları olması ve onların resmi olarak yetkilendirilmesi lazım. Barınaklardaki mevcut durumu ortadan kaldırabilmek için bu çerçevede yeni projeler üretmek lazım. Bizim de hazırladığımız bir projemiz var. Bu projede artık barınakları öngörmüyoruz, hayvanların yaşam alanlarında kalmasından yanayız. Aslında bugün barınaklara harcanan parayla bu iş yapılabilir. Burada hayvanseverlere düşen görev kendi semtlerinde, mahallelerinde koruyuculuk görevini üstlenip kendi alanındaki hayvanları koruma altına almaktır.

 

Son günlerde yoğun bir şekilde yaşanan itlaf olayları konusunda İVHO’ya da tepkiler ve talepler geldi. Bu anlamda odanızın yetki ve sorumlulukları nelerdir?

Bu konuda bize belediye veteriner hekimlerini neden denetlemiyorsunuz, neden ceza vermiyorsunuz diye talepler geliyor. Maalesef yasaya göre resmi kurumlarda çalışan veteriner hekimlere karşı bir yaptırımımız yok. Belediyenin veteriner hekimi kamu veteriner hekimidir, mesleğini serbest icra etmediği için odaya üye olma zorunluluğu yoktur. Dolayısıyla onu denetleme yetkimiz yoktur. Odaya üyeyse bile böyle bir durumda üyelikten istifa ettiği anda üzerinde hiçbir yaptırımımız olamaz. Ancak biz kamunun bize verdiği görevden dolayı, belediyelerin yapmış oldukları bu tip uygulamalarda, eğer yasalara uymadıkları kanıtlanırsa, hayvan koruma yasalarına göre gereğini yapabiliriz. Bu konuda hayvanseverlerin yapması gereken, eğer sokakta bir hayvan öldürüldüyse, hemen bir kuruma götürüp, fakülteye veya Pendik’teki Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüsü olabilir, toksikolojik analizlerini, otopsilerini yaptırmaktır. Alınan raporda eğer gerçekten striknin çıkarsa, hayvan öldürülmüşse, biz de dahil oluruz, hayvansever de soruşturma açabilir, biz de açabiliriz. Hayvan koruma yasasına uymaması nedeniyle suç duyurusunda bulunabiliriz. O zaman savcılık devreye girer. Bunun için ortada bilimsel dayanak olarak kanıt ve belge olması gerekli. Örneğin en son olaylarda Adalar Belediyesi’ne yazdık, oradan bize gelen yanıtta böyle bir öldürme olayı yok dendi. Elinizde kanıt olmadığı sürece bir şey yapamazsınız. Burada anlaşılmayan nokta bu. İVHO yasaların kendisine verdiği yetki ve sorumluluklar çerçevesinde, elindeki bilimsel verilere, kanıtlara göre hareket etmek zorundadır, bize verilen yetkileri de en sonuna kadar kullanırız. Ama biz oda olarak tek tek belediyelere şunu yazdık, bunu yaptık diye herkese duyurmak gibi bir durumumuz da yok.

 

Peki sokak hayvanı sorunu nedir? Yani sokak hayvanı sorunu sokakta hayvanın var olması mıdır, ya da bu sorunun çözülmesi sokakta hiç hayvan kalmaması mıdır?

Türkiye’de de yıllardan beri bunu yapmışlar, Hayırsızada’ya da köpekleri atmışlar, öldürmüşler. O zamandan beri öldürmüşler, ama öldürmek çözüm değil. Amerika’da ve İngiltere’de olduğu gibi barınaklara toplayarak uyutmak da bir toplu katliamdır. Almanlar’ın Yahudileri katletmesi gibi. Bu bir ırk üzerindeki katliamdır sonuçta. Hayvanlara da yapılan bu. Öte yandan hayvanseverlerin bilmesi gereken bazı noktalar var. Türkiye gelişmemiş bir ülke. Zoonoz hastalıklar dediğimiz hayvandan insana bulaşan hastalıklar Türkiye’de çok tehlikeli. Yediğimiz gıdalardan da bulaşabilir, sokak hayvanlarından da bulaşabilir. Sahipli hayvanlarda bunlar kontrol altında, aşıları ve uygulamaları sürekli yapılıyor. Ama örneğin kırsal alanda hayvan kesilir, hayvanın ciğerinde eğer kistler varsa kediye köpeğe atılır. İşte bunu yaptığınız takdirde o sirkülasyonu engelleyemiyorsunuz. Hayvan bunu alıyor dışkısıyla yeryüzüne, toprağa seriyor. Rüzgarlı bir ortamda, tozlu bir yerde de yaşıyorsanız, ki Türkiye’nin her tarafı böyle, kalkan tozla dahi ekinokok kistine ait yumurtayı alıyorsunuz. Türkiye’de maalesef hidatik kist görülme oranı oldukça fazla. Sadece kedi köpeği risk olarak görmemek lazım, yediğiniz gıdaları da pişirmeden, iyi yıkamadan yerseniz bu hastalıklar bulaşabilir. Bu hastalıkların kontrol altına alınması gerekli ve sokak hayvanı bunun için çok önemli. Ve Türkiye’de kuduz var, bu yadsınamaz bir şey. Daha geçtiğimiz yıllarda bir çocuk kuduzdan öldü. Bu gerçekten geri kalmışlığın bir simgesidir. Kuduz tehlikeli ve öldürücü bir hastalıktır. Zamanında aşı olursanız, zamanında serum uygulamasını yaparsanız kurtulma olanağınız var ama yaranın derinliğine bağlı, yaralanan sinirlere, yaranın beyne yakınlığına bağlı. Bu riskleri olduğu sürece sokak hayvanının kontrol altında tutulması lazım. Ama Türkiye çok büyük bir ülke, bu kontrolün sadece bir bölgede değil, bütün illerde, yerel yönetimlerin koordineli çalışmasıyla yapılması lazım. Bu nedenle sokak hayvanı Türkiye’de sorun olarak görülüyor. Sokak hayvanı sokakta yaşamalı, keşke hepsini sahiplendirebilsek, ama bunu yapamayacağımıza göre sokakta yaşamalı. Hepsini bir yere toplayıp ömürleri boyunca o halde yaşatmak da hayvan haklarına aykırı. Ama sokakta yaşatırken de bu hayvanların her türlü kontrolünü yapacaksınız. Bunları yapabilirsek, herkes kendi bölgesinde örgütlenip de kendi mahallesindeki hayvanı kayıt altına ve koruma altına alırsa sokak hayvanı sorun olmaktan çıkar.

 

Sokak hayvanı sorununa çözüm olarak kısırlaştırma konusunda İVHO neler yaptı, neler yapabilir?

Bu konuda da bizlere bazı talimatlar yağdırılıyor, internet sitelerinde, gönderdikleri maillerde bunu görüyoruz veteriner hekimler şunu yapsın, bunu yapsın diye. Herkes kendine göre bir şey düşünebilir ama herkesin bir görev sorumluluğu vardır. Muayenehane, poliklinik, hastane açmış bir veteriner hekim buraya belli bir yatırım yapmıştır, her ay belli miktarlarda gideri vardır, sokak hayvanlarına bakmak gibi bir yükümlülüğü de yoktur. Ama bunu kendi inisiyatifiyle yapar. Biz veteriner hekimler odası olarak hayvanseverlere ve sokak hayvanlarına karşı sorumluluğumuzu yerine getirmek için odaya kayıtlı 250 kliniğin hepsine resmi olarak bir öneride bulunduk. Her ay en az iki tane sokak hayvanını kısırlaştırınız dedik. Bu iki olmak zorunda da değil, hekim daha fazlasını da yapabilir. Ama bunu isterse yapar, zorlayamayız. Böyle bir yetkimiz yok. Biz hep birlikte başlayın dedik. Yaptıkları operasyonları bize devamlı telefonla bildiriyorlar, biz de onları not ediyoruz. Gidip tek tek kontrol edemiyoruz; meslektaşımıza inanmak zorundayız, hepsini de kontrol edemeyiz. Ama böyle bir sorumluluğumuzu yerine getirdik ve bugüne kadar da bine yakın hayvanın kısırlaştırıldığı bize bildirildi. Bu önemli bir gelişmedir.

Bu konuda devletin de zorlanması gerekir, hükümete, yerel yönetimlere sokak hayvanlarını kontrol altına alma, kısırlaştırma, üniteler kurma, sokakta rahatça yaşamasını sağlayacak önlemleri alma konusunda baskı yapılması gerekir. Ama burada devletin görevini serbest hekimlerden istiyorlar. Devlet bu görevi üstüne alır, kamu adına serbest hekimleri yetkilendirebilir, bu şekilde yasalar var. Devlet sayısal olarak yetersiz kaldığı yerde, örneğin büyükbaş hayvanın aşılanmasında serbest hekimi yetkilendiriyor. Aynı şekilde sokak hayvanları konusunda da devlet bölge bölge serbest hekimleri yetkilendirir, resmi veteriner hekimlerin denetiminde bu iş yapılabilir. Böyle mantıklı projeler üretilebilir, bunun yerine ille de yapacaksın demekle çözüme ulaşılamaz.